Bu mesajı düzgün okuyamıyorsanız, http://www.marefidelis.com/ezine/mfsayi49.htm adresini ziyaret ediniz.
Derginizi bastırabilmek için buraya tıklayınız.
|
Kişisel Bir Yaşam #49 İnsan, Yaşam ve Değişim Üzerine Bir E-Dergi 8 Temmuz 2003 |
||||||||
![]() |
||||||||
| marefidelis.com arşivler abone ol aboneliğimi sil yaşam koçluğu bize ulaşın | ||||||||
|
© 2003 Dost Can Deniz. Her hakkı saklıdır. Bu dergide yayımlanan bütün yazıların tek sahibi Dost Can Deniz'dir.
KAMPANYA! Hedefimizi gerçekleştirmemize ve kimsesiz çocuklara yardımcı olun! Kişisel Bir Yaşam e-dergimizle mümkün olduğunca çok insana ulaşırken kimsesiz çocuklara da destek olmak istiyoruz. Bu amaçla 26 Mart 2003'ten 31 Aralık 2003 tarihine kadar dergimize katılan her yeni abone için Çocuk Esirgeme Kurumuna 250,000 TL bağış yapacağız. Yani, örneğin 10,000 yeni abonemiz olursa, toplam 2.5 milyar TL bağış yapmış olacağız. Bu e-dergiyi arkadaşlarınıza ve mensubu olduğunuz e-gruplara göndererek bize ve çocuklara destek olur musunuz?
Bu sayıyı size bir
arkadaşınız mı gönderdi? Bir e-gruptan mı aldınız? |
||||||||
| Haftanın Yazısı: | ||||||||
![]() |
Düşünce ve Duygusal Zeka Dost Can Deniz |
Dost Deniz, bu derginin yazarı ve Mare Fidelis Life Coaching/Kişisel Danışmanlık’ın kurucusu ve baş danışmanı. Dost önce Endüstri Mühendisi, sonra İş İdaresi Master’ı oldu. Bankacı oldu, yöneticilik yaptı. Yöneticiliğin aslında kendini yönetmek demek olduğunu fark edince kendi içine doğru uzunca bir yolculuğa çıktı. Bu yolculukta üç tutkusuyla tanıştı: Her anını farkında ve o andan en fazlasını alarak yaşamak, başkalarına kendilerine yardım etmeleri için yardım etmek ve özgür olmak. Bunları Life Coaching/Kişisel Danışmanlık yoluyla kendi yaşamının gerçeği haline getiriyor. Bunu yaparken Graduate School Of Coaching ve Graduate School of Corporate Coaching’den aldığı Master Coach eğitiminden ve kişisel ve iş yaşamlarında fark yaratmalarına yardımcı olduğu bir çok danışan deneyiminden yararlanıyor. Yolculuk ise devam ediyor. Kişisel Bir Yaşam, MareFidelis Yaşam Koçluğu'nun haftalık elektronik yayım organıdır. Her hafta salı gecesi yayımlanır ve binden fazla okuyucumuza e-posta yoluyla ulaştırılır. Dergide yayımlanan bütün yazılar aksi belirtilmedikçe Dost Can Deniz tarafından yazılmıştır.
Bu dergiyi istediklerinize bütünlüğünü bozmadan iletebilir, kaynak belirterek ve www.marefidelis.com websitesine link vererek alıntı yapabilirsiniz.
© 2003 Dost Can Deniz. Her hakkı saklıdır.
|
||||||
Daniel Quinn'in bundan yaklaşık 11 yıl önce
yazdığı, ve yayınlandığından beri dünyanın her yanında binlerce insanı
insanlık, dünya ile ilişkisi ve varoluş üzerinde düşünmeye zorlayan
"İsmail: Bir Zihin Ve Ruh Macerası" adlı harika kitabında, kafese
kapatılmış bir kaplanı, bir gorilin gözünden anlatırken şöyle diyor:
Biz insanların düşünce ve düşünme denen süreçle aşkı, Daniel Quinn'in kaplanın aksine, kendi kendimize sorduğumuz sorulara yanıt da bulabileceğimizi keşfettiğimizde başladı. İnsanoğlunun kendinde en fazla hayran olduğu yeteneklerden bir düşünebilmek oldu hep. O kadar ki Rene Descartes, varolmayı düşünebiliyor olma özelliğimizle tanımladı. Biz de düşünmeye başladık. Bütün toplumumuzu düşünce üzerine kurduk. Önce gözümüzün önündeki gerçeği anlamaya çalışmaktı düşüncenin amacı. Güneşin niye doğduğunu düşündük, ayın neden battığını. Yaşamı düşündük, ölüme anlam vermeye çalıştık. Düşünebilme yeteneğimiz o kadar sarhoş etmişti ki bizi orada durmadık. Neyin doğru, neyin yanlış olduğu üzerine düşündük, düşünceler ürettik, felsefeler, akımlar, -izmler, kanunlar kurduk. Sonra bu düşüncelerle aslında gerçeklerin nasıl olması gerektiğine karar verdik. Bu gerçek hakkındaki fikirler üzerine sistemler, yaşamlar, okullar, kurumlar inşa ettik. Sonra problemler başladı. Çünkü harita, bölgenin kendisi değildi. Çünkü menüde anlatılanla yemek birbirine hiç de benzemiyordu. Çünkü biz, neyin doğru olması gerektiği hakkındaki fikirlerimize ve gerçekler hakkındaki düşüncelerimize o kadar aşık olmuştuk ki, kendi kimliklerimizi ve varlıklarımızı o kadar bağlamıştık ki bu düşüncelerimize, suratımıza karşı "düşüncenle beni karşılaştır, ne görüyorsun" diye bağıran gerçekle yüzleşmekten korktuk. Çünkü biz, "düşünüyorduk, öyleyse vardık". Eğer düşüncelerimiz gerçekle uyuşmuyorsa bu bizim belki de olmadığımızı söylüyordu. Korktuk olmamaktan. Düşüncelerimiz yüzünden, "var" olduğumuzu göremedik. Düşünüyorduk, ve gerçeği görmemizi engelleyen düşüncelerimiz, bizi yokluğa doğru sürüklüyordu. Gerçeklerin bizimle konuşmasının en kolay yolu, duygu ve hislerimizdi. Çünkü Anon'un da dediği gibi "fiziksel evren hiç bir zaman yalan söylemiyordu". Fiziksel vücudumuz ve duygularımız bize gerçekleri avaz avaz bağırdığı için onlardan mümkün olduğunca koptuk, kulaklarımızı tıkadık bize gerçek dünya ve yaşam ile ilgili anlattıklarına. Onun yerine IQ denen şeye, düşünsel zekaya aşık olmayı seçtik. Ne yazık ki bu düşünceyle aşk ilişkimizin sonu iyi bitecek gibi gözükmüyor. Yanlış anlamayın, ne düşünceye düşmanım, ne de IQ'nun önemini yadsıyorum. Dediğim şey şu: Biz gerçekleri görmek ve değerlendirmek için en çok işimize yarayacak araçlarımızı, onunla aramıza bir bariyer olarak koymuş durumdayız. Düşüncenin ardına sığınmış korkaklar ordusu gibi yaşıyoruz, duygu ve hislerimizle bizimle konuşmaya çalışan gerçeklere karşı. Ve yaşam, yani sözler, yani davranışlar, yani duygu ve hisler, yani gerçek, onun hakkındaki düşüncelerimize uymadığı zaman uğradığımız psikolojik ve yönetsel travmaların altından kalkamıyoruz. Carolyn Myss, Sacred Contracts adlı kitabında şöyle diyor: "Biz sık sık neden yaptığımız şeyleri yaptığımızı, veya neden açıklanamaz korkularla başa çıkmak zorunda olduğumuzu bilmeyiz. Bu, bir şekilde hissedip, diğer şekilde davrandığımızda, yani zihni ve kalbi birbirinden ayırdığımızda acı veren bir sürtüşmeye neden olur." Kalp ve zihin bölünmüş olarak yaşamak, sanki içimizde birbiriyle savaşan iki düşman kampla birlikte yaşamak gibidir. Birbirinden izole edildiklerinde, kalp ve zihinin her ikisi de sakattır. Ve karşıt güçlerin devamlı birbiriyle savaş halinde olduğpu bir ulus gibi, doğamız bölündüğünde, korku tarafından yönetilmeye mahkumdur. Ve bu korku insanları, hayalleri, yaşamları, kariyerleri, ilişkileri, aileleri, ulusları, ülkeleri, dünyaları yok edebilir. İşte bu yüzden, IQ'muzun yanında EQ'muzun yani duygusal zekamızı geliştirmek çok önemli. L.M. Spencer Jr.'ın 1997 yılında 15 global şirketin 300 üst düzey yöneticisi üzerinde yaptığı araştırmaya göre yıldızları vasatlardan ayıran özellikler IQ'dan çok duygusal zeka becerileri. Aynı şekilde Center for Creative Leadership, yöneticilerin işlerinden olmasının en önemli nedenler duygusal becerilerle alakalı. Araştırma firması Egon Zehnder International'ın incelediği 515 üst düzey yöneticiden özellikle yüksek duygusal zekaya sahip olanların, daha fazla deneyim ve yüksek IQ konusunda en iyi olanlardan daha fazla başarılı olduğu görülmüş. Yani duygusal zeka, başarıyı tahmin etmekte IQ'dan daha başarılı! Duygusal zekanın sadece empati, yani karşımızdakinin ne hissettiğini anlayıp ona göre davranmak olduğunu sanmayın. Duygusal zekamız, bizi kendi gerçeğimizle ve çevremizde olanların gerçeğiyle buluşturmak için bir köprü kuruyor aslında. Duygusal zekamız, bizi zihnimizin kanunlar, doğrular ve yanlışlar hapisanesinden çıkarıp gerçekle karşı karşıya bırakıyor, ve bazen acı verebilecek olan bu gerçekle başa çıkabilmemizi sağlıyor. Ve bu anda iyileşme, gelişme ve büyüme sağlıyor. Çevrenizdeki hem özel hem de profesyonel yaşamlarında başarılı insanlara bakın. Büyük ihtimalle duygusal zeka açısından gelişkin insanlar bulacaksınız. Çünkü başarı, gerçeklerle, hem de onların nasıl olması hakkındaki fikirlerine rağmen yüzleşmekle ulaşılabilecek bir şeydir.
|
||||||||
|
"Yaşam, yetenek ve lütuflarımızın bir kutlaması olarak yaşanmalı" |
||||||||