Bu mesajı düzgün okuyamıyorsanız, http://www.marefidelis.com/ezine/mfsayi48.htm adresini ziyaret ediniz.
Derginizi bastırabilmek için buraya tıklayınız.
|
Kişisel Bir Yaşam #48 İnsan, Yaşam ve Değişim Üzerine Bir E-Dergi 1 Temmuz 2003 |
||||||||
![]() |
||||||||
| marefidelis.com arşivler abone ol aboneliğimi sil yaşam koçluğu bize ulaşın | ||||||||
|
© 2003 Dost Can Deniz. Her hakkı saklıdır. Bu dergide yayımlanan bütün yazıların tek sahibi Dost Can Deniz'dir.
KAMPANYA! Hedefimizi gerçekleştirmemize ve kimsesiz çocuklara yardımcı olun! Kişisel Bir Yaşam e-dergimizle mümkün olduğunca çok insana ulaşırken kimsesiz çocuklara da destek olmak istiyoruz. Bu amaçla 26 Mart 2003'ten 31 Aralık 2003 tarihine kadar dergimize katılan her yeni abone için Çocuk Esirgeme Kurumuna 250,000 TL bağış yapacağız. Yani, örneğin 10,000 yeni abonemiz olursa, toplam 2.5 milyar TL bağış yapmış olacağız. Bu e-dergiyi arkadaşlarınıza ve mensubu olduğunuz e-gruplara göndererek bize ve çocuklara destek olur musunuz?
Bu sayıyı size bir
arkadaşınız mı gönderdi? Bir e-gruptan mı aldınız? |
||||||||
| Haftanın Yazısı: | ||||||||
![]() |
Varoluşun Dört Seviyesi Dost Can Deniz |
Dost Deniz, bu derginin yazarı ve Mare Fidelis Life Coaching/Kişisel Danışmanlık’ın kurucusu ve baş danışmanı. Dost önce Endüstri Mühendisi, sonra İş İdaresi Master’ı oldu. Bankacı oldu, yöneticilik yaptı. Yöneticiliğin aslında kendini yönetmek demek olduğunu fark edince kendi içine doğru uzunca bir yolculuğa çıktı. Bu yolculukta üç tutkusuyla tanıştı: Her anını farkında ve o andan en fazlasını alarak yaşamak, başkalarına kendilerine yardım etmeleri için yardım etmek ve özgür olmak. Bunları Life Coaching/Kişisel Danışmanlık yoluyla kendi yaşamının gerçeği haline getiriyor. Bunu yaparken Graduate School Of Coaching ve Graduate School of Corporate Coaching’den aldığı Master Coach eğitiminden ve kişisel ve iş yaşamlarında fark yaratmalarına yardımcı olduğu bir çok danışan deneyiminden yararlanıyor. Yolculuk ise devam ediyor. Kişisel Bir Yaşam, MareFidelis Yaşam Koçluğu'nun haftalık elektronik yayım organıdır. Her hafta salı gecesi yayımlanır ve binden fazla okuyucumuza e-posta yoluyla ulaştırılır. Dergide yayımlanan bütün yazılar aksi belirtilmedikçe Dost Can Deniz tarafından yazılmıştır.
Bu dergiyi istediklerinize bütünlüğünü bozmadan iletebilir, kaynak belirterek ve www.marefidelis.com websitesine link vererek alıntı yapabilirsiniz.
© 2003 Dost Can Deniz. Her hakkı saklıdır. |
||||||
|
Kendi yaşamıma ve çevremdeki insanların ve
danışanlarımın yaşadıklarına baktığımda dört ana evre, dört belirli aşama
gülümsüyor sanki bana. Bu sanki yukarı çıkan bir asansör gibi, her katta
duruyor ve biz o katta ne öğrenmemiz gerekiyorsa öğreniyoruz. Ben bunlara,
"varoluşun dört seviyesi" diyorum. Tabi ki birbirinden kesin
çizgilerle ayrılan seviyeler değil bunlar. Ama yine de ana varoluş
yaklaşımı açısından birbirlerinden farklılar. Birinci evre "ben yokum" evresi. Bir çoğumuz o ilk öz farkındalığına belki kazara belki de uğraşarak vardığımızda, o güne kadar yaşamımızı bu seviyede, "yokluk" aşamasında geçirdiğimizin de ayırdına vararız, içimiz acıyarak. Farkında olmadan bütün yaşamımızın bir "var olduğumuzu" kanıtlama çabası olduğunu görürüz birden. Bazılarımız hiç kimseye hayır diyememiştir, hayırını kullanmadığı zaman ne kadar canının yandığını bilse de. Bazılarımız kendi yaşamlarını feda etmiştir diğerlerinin keyfi kaçmasın diye. Bazılarının fiziksel varlıkları ile yoklukları bile belli değildir, bu dünyadan hiç kimseye haber vermeden geçip de gitmek ister gibidirler. Bazılarımız ise hep başkalarının fikirlerini izler, başkalarının hayallerini yaşar, başkalarının düşüncelerinizi savunurlar. Sadece "varmış gibi" hissedebilmek için. Yanlış anlamayın, "ben yokum" evresinde insanlar "başarısız" olurlar demedim. Başkalarının ölçütlerine göre inanılmaz başarılı olabilirsiniz, başarılı bir kariyer sahibi, dünya çapında bir yönetici, hatta bir ülkenin yöneticisi bile olabilirsiniz. Ama dünyanın bütün başarıları, size o içten "varlık" hissini yaşatamaz, hep eksiktir bir şeyler. Ve fark edersiniz ki bütün çabanız içinizdeki o büyük boşluğu, o yokluk hissini ortadan kaldırmak içindi. Ve bir gün öz farkındalık denen şey çıkar karşınıza. Bir kitap okursunuz, bir seminere gidersiniz, veya bir şok yaşarsınız, veya terapinin işe yaramasına izin verirsiniz. İlk defa "ben varım!" diye bağırırsınız, avazınız çıktığınca! Var olduğunuzu iliklerinizde hissedersiniz, ve daha önce sizin varlığınızı kabul etmeyen herkesten uzaklaşmak ve onları elinizin tersiyle itmek istersiniz. Çünkü artık ben varım, hatta sadece ben varım. Ve sadece benim isteklerim, benim arzularım var, ve sen umurumda değilsin. Öfkemiz o kadar büyüktür ki bu dönemde, içimizden geldiğince akıtırız ırmaklarımızı, önümüze geleni yakıp yıksa bile. O kadar uzun zamandır içimizde saklamaktayızdır ki bu öfkeyi, bu yok olma korkusunu, varlığını ispat edememe korkusunu, var olduğumuzun bir kanıtı olarak, sağlık dolu bir biçimde akar ırmaklar. Öfke derken şiddeti kast etmiyorum. Öfke derken kendini ifade etmekten bahsediyorum, her ne pahasına olursa olsun! Sonra yavaş yavaş, sakinleştikçe, çevremize bakarız ve seni görürüz. Fark ederiz ki "ben varım... ama sen de varsın". İşte o zaman empatinin, uzlaşmanın, ortak çözüm bulmanın, dinlemenin, paylaşmanın ne demek olduğunu anlamaya başlarız. Duygusal zeka diye bir şey olduğunu öğreniriz. Her etkinin bir tepkiye yol açtığını fark ederiz, ve beraber varolabilmenin de mümkün olduğunu anlarız. Kendi varlığımızı kaybetmeden senin de varolmana izin vermeyi öğreniriz. Belki de ilk defa karşımızdakini görürüz, başımızı yokken saklandığımız delikten ve varken içine düştüğümüz sarhoşluğun içinden çıkararak. Gözlerimizi kullanırız belki ilk defa, ve karşımızdakinin de bizim gibi bir insan olduğunu fark ederiz. İşte o zaman katlanmak ile hoşgörü arasındaki farkı anlamaya başlarız. O zaman "ben seni olduğun gibi kabul ediyorum" cümlesinin ne kadar acımasız olduğunu fark ederiz, çünkü birini kabul edebilmek için onun normalde kabul edilmez olması gerektirdiğini, ve "kabul ediyorum" dediğimizde karşımızdakini ne kadar küçülttüğümüzü görürüz. Birden fark ederiz ki, sen benim kabul etmemi gerektirmeyecek kadar mükemmelsin. Senin varolduğunu farkettikten ve seninle gerçek bir ilişki kurabildikten sonra birden çok önemli bir şeyi farkederim: "Ben, aslında senin sayende varım!" Bunu fark ettiğimde sarsılırım. Birden görürüm ki sen, bütün yolculuğumuz boyunca bana varolduğumu söylüyordun, ne söylemesi, bağırıyordun avazın çıktığınca. Ve ben, sen olmadan asla var olamayacağımı görürüm, ne kadar bunu zihnim almasa da! Varlık denen şeyin aslında ne kadar göreceli bir şey olduğunu fark etmek, yaşamımı alaşağı eder, ve yeni baştan yaratır. İnsanın "ben" olmak için bir "sen" referans noktasına sahip olması gereğini anlamak bütün taşları yerine oturtur. O zaman anlarım, kutsal kitaplarda anlatılan "tanrının kendini bilmek için insanı yarattı" hikayesinin ne demek olduğunu, o zaman benim hep tekrarladığım, Medard Boss'un "Varolma ihtimali, insanın ilişki kurabilme kapasitesinde yatar" cümlesinin altındaki anlamı. İşte o zaman, bütün yaşamım bir çekişmeden öteki çekişmeye zorlu bir mücadeleden, keyifli bir yolculuğa döner yavaş yavaş. Sabah size telefon açıp da haşlayan müşterime, patronuma, arkadaşıma içten içe teşekkür ederim, var olduğumu hatırlattığı, beni var ettiği için. Yaşamınızın bütün eski zorlukları beni var eden, bugüne getiren birer ders, karşıma çıkan ve iyi veya kötü hatırladığım bütün insanlar birer öğretmen, beni bana hatırlatan birer var eden haline gelirler. Ve işte o zaman, içimizi hem kendimize, hem de bütün yaşamımıza karşı bir bağışlama hissi kaplar ki, işte o zaman gerçekten var olmanın, özgür olmanın ne demek olduğunu anlarız.
|
||||||||
|
"Yaşam, yetenek ve lütuflarımızın bir kutlaması olarak yaşanmalı" |
||||||||