E-Dergiyi
Bastırmak İçin Browserınızın “Print” seçeneğini kullanınız.
Bu e-derginin grafik şeklini http://www.marefidelis.com/ezine/mfsayi27.htm
adresinden okuyabilirsiniz
Dergimizi bir arkadaşınızdan veya e-mail grubundan okuyorsanız, lütfen buraya
tıklayarak abone olunuz.
Kişisel
Bir Yaşam
© 2003 Dost Can Deniz. Bu e-dergideki bütün yazılar Dost
Can Deniz’e aittir. İzinsiz olarak kullanılamaz.
www.marefidelis.com Arşivler Abone ol Aboneliğimi
Sil Bize Ulaşın
Bu
hafta...
Eski sayılarımıza buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.
Gelecek haftadan itibaren, e-dergimizi farklı
bir formatta ve daha zengin bir içerikle bulacaksınız. Yazılarımız aynen devam
edecek, ama kişisel gelişim ve evrimleşimle ilgili yeni köşeler, koçluk süreci
ile ilgili daha fazla bilgi, özlü sözler, ipuçları ve püf noktaları gibi
köşeler eklemeyi düşünüyoruz. Devamı haftaya!
Bu hafta dinlemek üzerine yazmak geldi içimden. Koçluk
gibi, terapi gibi, ve diğer zihinsel ve ruhsal sağaltım yöntemlerinin etkin
olmasının en büyük nedenlerinden biri katılımcıların duyulduklarını
hissedebilmeleridir desek herhalde abartmış olmayız. İletişim
teknikleri üzerine yaptığım koçluk çalışmalarında odak anlatmaktan dinlemeye
geçtiğinde oluşan mucizeleri defalarca gördüm. Bu
açıdan yazımızı dikkatle okuyacağınızı umuyorum.
Saygılarımla,
Dergimizi bütünlüğünü korumak kaydıyla dilediğiniz herkese iletebilirsiniz.
Alıntı yapmak için lütfen bizimle dostdeniz@marefidelis.com
adresinden irtibata geçiniz.
Ücretsiz
değerlendirme görüşmesi için randevu almak ve Mare Fidelis’in sizin için
neler yapabileceğini öğrenmek için lütfen www.marefidelis.com
adresini ziyaret ediniz.
Geçtiğimiz haftalardan birindeki yazımda ilişkilerden bahsetmiştim. Demiştim ki,
“Farkında mısınız,
yaşamınızdaki herkesle, her şeyle ilişki halindesiniz... Eğer ilişki içinde
olabileceğimiz hiçbir kimse, hiçbir şey olmasaydı, biz de var olur muyduk? Bir
insanı insan yapan, ilişki kurabilme kapasitesinden başka nedir ki?”
İlişki kurma kapasitesini ortaya çıkaran en değerli aracımız ise “dil”. James Flaherty’nin dediği gibi, “Her birimiz, insan toplumunda yetiştirildiğimiz için, iki yaşımıza ulaştığımızda çoktan dil toplumunun da bir parçası oluruz. Çoktan herhangi bir şeyi diğer bütün şeylerden ayıran farklılıkları belirler hale geliriz. Hatta bunu konuşma yetisini kazanmadan da önce beceririz. Bu dil sayesinde ilişki kurma, bir kere başladığında hep bizle beraber kalır, hatta düşüncelerimiz bile dilin bize sağladığı olasılıklar ufkunun bir parçasıdır.” Yani dil, ilişki kurmamızı sağlayan, yani bizi insan yapan şeylerin en başında gelir.
Hemen hemen hepimiz, dili kullanmayı çok küçük yaşta öğrendik. Ve öğrendiğimizden beri de sanki bu dili kullanmak sadece konuşmak ve kendi derdimizi, düşüncemizi, ve isteğimizi karşı tarafa anlatmak için bir araç, ne aracı bir silahmış gibi kullandık. Dilden sadece sözlü iletişim anlaşılmasın. Beden dili, bakışlar, hatta sessizlik de dilin bir parçası. Hep konuştuk biz, sözlü veya sözsüz. Hep bir şeyler anlattık, hep anlayış bekledik, bizi dinlesinler istedik.
Hiç kendinizi bir tartışmanın
içinde devamlı aynı şeyleri tekrar eder ve karşı
tarafa fikrinizi anlatmak için çabalar buldunuz mu? Çoğu
zaman içimizden “yahu bunu nasıl anlamaz? Bütün nedenler ortada! Herşey
bu kadar ayan beyan ortada iken nasıl bunun aksini
iddia edebilir?” diye geçirirken karşı tarafın “ama söylediklerin çok saçma!”
demesi ile irkildiğiniz oldu mu?
Peki nasıl oluyor da karşı taraf göremiyor sizin anlattıklarınızın bu kadar tutarlı olduğunu? Bu kadar mantıksız mı tartıştığınız insan, çoğu zaman eşiniz, sevgiliniz, anne babanız, çocuklarınız, iş arkadaşlarınız, veya patronunuz? Neden sizi anlamıyorlar?
Bu noktada iletişim dersleri almış olanlarımız hemen sorumluluğu üzerlerine alıp “anlamıyorsun” yerine “anlatamadım galiba, bak şimdi şöyle...” diye aynı hikayeyi, onuncu kere, ama başka bir tarafından tutup açıklamaya çalışmaya başlayabilir.
Peki, gelin bir dakika durup, yarım metre yüksekten bakalım olaya. Tartıştığınız insanlar çoğu zaman belli bir zihinsel kapasiteye sahip, az veya çok muhakeme yeteneği olan, akıllı, becerikli, başarılı insanlar. Ve sizin söylediklerinizi, siz tamamen mantıklı düşündüğünüz halde anlamıyorlar. Neler oluyor burada?
Acaba, sadece acaba, tamamen farklı şeylerden bahsediyor olabilir misiniz? Farketmeniz gereken şey bence şu: İki tarafın hikayesi birbirinden tamamen farklı! Bambaşka şeylerden bahsediyorsunuz! Kadılık yapan Nasrettin Hoca’nın iki davalıyı ayrı ayrı dinlediğinde her ikisinin de kendi hikayesi içinde haklı olduğunu farketmesi gibi, siz de haklı olduğunuzu, ama karşınızdaki insanın da kendi hikayesi, verileri, geçmişi ve öz-faydası açısından haklı olduğunu farkedin. Yaşam, “ya bu ya öteki” gibi tek doğrulu, tek çözümlü yaklaşımlarla açıklanamayacak kadar kompleks bir sistem, ancak “bu ve öteki” ile anlamaya bir nebze olsun yaklaşabiliriz çevremizde olup biteni.
“Kızım sigara içme, sağlığa çok zararlı” diyen bir anneye “sağol anne ya, ben biliyorsun kara cahilim, pek zeki de değilim, yararlı sandığım için içiyorum bu sigarayı” diye alaycı yanıt verse haklı değil mi kızı! Burada fark edilmesi gereken şey konu sigaranın yarar veya zararından, hatta sigaranın kendisinden çok daha farklı bir şey. İki tarafın da hikayeleri birbirinden o kadar farklı ki!
Anne, bir yanda büyümeye başlayan
kızı üzerinde otoritesini kurma ihtiyacı, kızının gerçekten hasta olması
tehlikesi yüzünden kaçan uykuları, iyi anne kimliğini
tehdit
Gördüğünüz gibi, dili öğrenmiş olmak,
gerçekten iletişim kurmak için
yeterli değil. Çünkü biz dili, bize konuşmak için verilmiş
bir hak olarak algılıyoruz.
Ancak dil bu haktan daha da büyük bir sorumluluk
getiriyor bize aslında: Gerçekten dinlemek.
Merak etmek. Karşınızdakinin
hikayesini, düşüncelerini vardığı sonuçları haklı ve kendi içinde tutarlı kılan
herşeyi saf bir merak içerisinde
anlamaya çalışmak. Gerçekten sormak, karşınızdakini sizin düşünüş
tarzınızı
Düşünsenize,
karşınızda normal koşullarda
mantıklı, akıllı ve duyarlı bir insan var, ve sizce çok tutarlı olan sizin
görüşünüzün tam karşıtını savunuyor. Nasıl
oluyor da merak etmiyorsunuz, bu insan bu sonuca varmak için hangi
verilere, inançlara, ifade edilmemiş kurallara sahip, asıl niyeti benim
algıladığımdan nasıl farklı, hangi zor duyguları ayağa kaldırıyor bu durum onun
için, bu düşüncesine ilişik hangi kimlik sorunlarıyla karşı karşıya? Nasıl
karşı taraf hakkında bu kadar umursamaz, ilgisiz, ve
önem vermezken sizin fikirlerinizi dinlemesini ve anlamasını bekliyorsunuz? Ayrıca yukarıdaki soruları kendi düşünce ve sonuçlarınız için nasıl
kendinize de sormuyorsunuz?
Gelin bu hafta, sadece bir hafta
tartışmalarımızın ve konuşmalarımızın amacını
değiştirelim. Bu hafta amacımız mesaj vermek, karşı tarafa anlatmak, doğruyu
görmesini sağlamak olmasın. Bundan sonra amacımız sorunu çözmek ve uzlaşma
sağlamak bile olmasın, en azından en başta değil. Bundan sonra amacımız ilk önce “öğrenmek”
olsun. Merakla yaklaşalım karşımızdakine, nasıl
oluyor da farklı düşünüyor diye. Sorularımızı merakla
soralım, “bana böyle düşünmenin nedenlerini anlatır mısın” diyelim, “daha
başka?” diye soralım, “bu sonuca nasıl vardığını merak ediyorum” diyelim.
Ama soru soralım, örneğin “yani sence bu yaptığın doğru bir
şey mi” gibi, aslında soruyla uzaktan yakında alakası olmayan cümleler
kurmayalım.
Çoğu okurumun
düşüncelerini okuyorum şu an. “Ne yani, önce ben mi dinleyeceğim!!! Ya sonra o beni dinlemezse!” dediğinizi duyar gibiyim. Öncelikle dinlemek demek, karşı tarafın hikayesini
Ancak maalesef
burada bir risk alıyorsunuz. Karşı taraf sizi
dinlemeye hazır olmayabilir. Ancak siz bunu yaptıktan
sonra bile dinlemezse, zaten hiç dinlemeye de niyeti yokmuş demektir. Ancak bunu yaparsanız büyük ihtimalle sizi hoş sürprizler bekliyor olabilir. Çoğu
zaman sorunlar sadece iki taraf da duyulduğunu hissettiği için bile ortadan
kalkabilir. Yani dikkat edin, ortada çözecek bir şey kalmayabilir...
İnsanlara
devamlı aynı şeyleri söyleyerek, onları zorlayarak, anlatarak onları
değiştiremezsiniz. Değişim sürecine girebilmek için insanların en büyük ihtiyacı
“duyulduğunu hissetmek” tir.
Ve inanın bana, bir insana verebileceğiniz en büyük hediye onu yargılamadan, çözüm
önermeden, saf bir merakla, can kulağıya dinlemek ve duyulduğunu
hissettirmektir.
Dost Deniz, bu derginin yazarı ve Mare Fidelis Life Coaching/Kişisel Danışmanlık’ın kurucusu ve baş danışmanı. Dost önce
mühendis, sonra İş İdaresi Master’ı oldu. Bankacı oldu, yöneticilik yaptı.
Yöneticiliğin aslında kendini yönetmek demek olduğunu fark edince kendi içine
doğru uzunca bir yolculuğa çıktı. Bu yolculukta üç tutkusuyla tanıştı: Her
anını farkında ve o andan en fazlasını alarak yaşamak, başkalarına kendilerine
yardım etmeleri için yardım etmek ve özgür olmak. Bunları Life Coaching/Kişisel
Danışmanlık yoluyla kendi yaşamının gerçeği haline getiriyor. Bunu yaparken Graduate School Of Coaching ve Graduate School of Corporate Coaching’den aldığı Master Coach eğitiminden ve
kişisel ve iş yaşamlarında fark yaratmalarına yardımcı olduğu bir çok danışan
deneyiminden yararlanıyor. Yolculuk ise devam ediyor.
Mare Fidelis’in
ve Kişisel Danışmanlığın sizin için neler yapabileceğini öğrenmek için buraya tıklayarak bize bir e-posta
gönderiniz veya 0(533) 734 36 04’ü arayarak bir ücretsiz değerlendirme seansı
için bir randevu alınız.
© 2003 Dost Can Deniz. Bu e-dergideki bütün yazılar Dost
Can Deniz’e aittir. İzinsiz olarak kullanılamaz.